Ahşap Rölyef/Yağlı Boya Çalışmalarım

Nostalji 1 . İstanbul Hatıraları

Nahit Kubilay
Ocak 2009

Geçen gün bir dostum dert yanıyordu. Çocuğu ile kendi çocukluk günleri hakkında konuşurken, aniden çocuğundan “baba sende çok nostaljik takılıyorsun bırak bunları artık” diye tepki aldığını hayretle anlattı. Bende “çocuk haklı geçmişi bırak geleceğe bak” diye takıldım birazda kızacağını bile bile.



Ayrılınca uzun uzun düşündüm. Nostaljinin kelime anlamı geçmişe özlem olarak nitelendirilen bu duygu ya da durum, genellikle yaşlılıkla ortaya çıkabilir. Gibi saptamalar var.


Tabii geçmişle yaşamak hep eskiyi anmak hoş bir şey olmasa gerek. Teknoloji çağında geleceğe bakmak kendimizi yenilemek geliştirmek çok daha önemli. Ama bir bakıyorum hemen tüm şarkıcılar, eski sevilen eserlerini nostalji adıyla niye yeniden yapıyorlar. Birçok ozanımızın bugün çok severek okuduğumuz şiirlerinde geçmişe, yaşadıkları yerlere sevgililerine duydukları özlem var.


Yani sanatın hemen her dalında biraz, bazen çok, nostalji yok mu ?

Nostalji o kadar kötü bir şey mi acaba.

Hadi gelin bizde biraz nostalji yapalım.

Yaşı ellinin üzerinde olan ve İstanbul’da yaşamış tüm dostlar bilirler ve sohbetlerinde hep “ah o eski İstanbul” söylemi vardır. Tabii bende de var. Çocukluğumda Üsküdar Doğancılar'da yamaç aşağı patika bir yoldan indiğimiz Salacak'taki Çiftekayalar Plajı hiç gözümün önünden gitmez.

Üsküdar Harem sahil yolundan arabayla geçerken bir zamanlar buradan nasıl denize girdiğimi düşünürüm.

Sadece buradan mı ? İstanbul’un herhangi bir yerinden rahatlıkla denize girdiğimiz, akşam yemeğini bedavaya getiren taze iri istavritleri nasıl tuttuğumuz unutulur mu?

Boğazda çingene vapuru dediğimiz küçük vapurlarla gezerken ve güvertede çayımızı yudumlarken vapurla yarış eden yunusları seyretmek unutulur mu?

Çamlıca tepesinde çam ağaçlarının altına uzanıp Marmara’yı Boğazın o eşsiz güzelliğini seyredenler o günleri unutabilir mi? Hele birde yanınızda sevgiliniz varken…

Feneryolu’nun manolya kokulu sokakları, Selimiye’den inerken incir kokularının nasıl insanı mest ettiği, hemen her köşedeki arguvan ağaçlarının mosmor görüntüleri unutulur mu?

Aşiyan’da yediğimiz yengen tostu şimdi var mı? Pastırmanın çemenini de sürerdi içine o lezzetin nedeni de bumuydu acaba. Toptaşı yokuşunda cumbalı evlerin arasında gezinmek sanki bir masal dünyasında gezinmek gibi bir şeydi. Kurbağalı dereden sandalla açılmak Moda kadınlar plajının açıklarında hem balık tutma hem doyasıya yüzmek mavi Marmara’da tabii hemde plajdan denize giren güzellerle arkadaşlık fırsatları aramak ne güzeldi, unutulur mu?

Dostluklar bir başka güzeldi Çiçek Pasajında rakının tadı da bir başka güzel. Beyoğlu ayrı bir kültürdü.

Bugün bile efkarlandığımızda genç yaşlı hepimizden şu mısralar dökülmez mi?

Kimimiz büyük ozan Yahya Kemal Beyatlı ‘nın ismini bile hatırlamaz ama… ; mırıldanır;

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

Hele birde Münir Nurettin Selçuk’un o eşsiz bestesi ve onun sesinde bu şarkıyı dinlemek yok mu…
Ama kaçımız bu yedi tepe neyin nesidir diye hiç düşünmüş mü dür. Bu binalar içinde nere tepe nere düzlük belli bile değil.

Bilgi için anımsıyalım bu yedi tepeyi :
1. Topkapı sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet Camiinin bulunduğu tepe
2. Çemberlitaş ve Nuriosmaniye camiinin bulunduğu tepe
3. Beyazıt camii, İstanbul Üniversitesi ve Süleymaniye nin bulunduğu tepe
4. Fatih camiinin bulunduğu tepe
5. Yavuz Selim Camiinin bulunduğu tepe
6. Edirnekapı daki Mihrimah Sultan camiinin bulunduğu tepe
7. Kocamustafapaşa semtinin bulunduğu tepe

Acaba şimdilerde bu yedi tepe nerede, oraların güzelliklerini yazacak bir ozan çıkar mı. Yada yazarsa herhalde, yüksek iş kuleleri ve avm lerle bezenmiş, güzel şehrim filan diye mi başlar satırlarına.
…..
yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.
ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.
…..

Nazım Hikmet 1956 da memleketinden binlerce kilometre uzakta gene bu yedi tepeli şehrini anımsıyor Karlı Kayın Orma’nında.

Ya büyük düşün adamı ve ozan Attila İlhan’ın şu satırlarına ne demeli.

İSTANBUL AĞRISI

Kanatları parça parça bu ağustos geceleri
Yıldızlar kaynarken
Şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
Sen Eğer yine İstanbul'san
Yine kan kopuklu cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
Pançak pançak şiirler tüküreceğim
Demek yine ben
Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
Kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
Yahudi sokaklarını aydınlatan Telaviv şarkıları
Mavi asfaltlara çökmüş
Diz bağlıyor
Eğer sen yine İstanbul'san
Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
Sirkeci Garı'nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa'dan
Anadolu üstlerine bakıp bakıp
Ağlayan
Sen eğer yine İstanbul'san
Aldanmıyorsam
Yakaları karanfilli ....... eğer beni aldatmıyorsa
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine senin emrindeyim
Utanmasam
Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
Kendimi yani şu bildiğim Atilla İlhan'ı
Zehirleyebilirim
Sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
Tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
İmtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den
Tophane İskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş
Direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şöförler
Uykusuz dalgalanıyor
Ulan İstanbul sen misin ?
Senin ellerin mi bu eller
Ulan bu gemiler senin gemilerin mi ?
Minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
Liman liman götüren
Ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi ?
Akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar ?
Neden durmaksızın imdat kıvılcımlari fışkırıyor ?
Antenlerinden
Neden ?
Peki İstanbul ya ben
Ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
Gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
Ya benim kahrım
Ya senin ağrın
Ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
Çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
Burgu burgu içime boşalttığın
O senin ağrın
O senin
Eğer sen yine İstanbul'san
Yanılmıyorsam
Koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine
Satır satır okumak istediğim
Sen
Eğer yine İstanbul'san
Eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
Ulan yine sen kazandın İstanbul
Sen kazandın ben yenildim
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine emrindeyim
Ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
Parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
Hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
Yanılmıyorsam
Sen eğer yine İstanbul'san
Senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
Gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
Bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
Ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
Kaç kere yazdım kimbilir
Kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 Eylül'ünde birader mirc ve ben
Sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
Sana taptık ulan
Unuttun mu
Sana taptık.

ATTİLA İLHAN

Tapılacak şehir, içinden deniz geçen şehir, dünyanın en güzel şehri : İstanbul.
Seni eski ve güzel halinle anmak nostalji ise eğer ve nostaljik olmak kötü ise. Olsun ne çıkar.
Orhan Veli’yi gözleriniz kapalı bir dinleyin bakalım.


İSTANBUL'U DİNLİYORUM

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Birşey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;İstanbul'u dinliyorum.

Orhan VELİ

İstanbul’u dinliyorum, İstanbul’u yaşıyorum, İstanbul’u anıyorum.
Nostalji yapıyorum. İstanbul bunlara değer.
İstanbul için nostalji yapmaya ne kalem yeter nede klavyenin tuşlarına basacak parmaklarıma güç.

Nostalji 2 de görüşmek üzere

Hiç yorum yok: