Ahşap Rölyef/Yağlı Boya Çalışmalarım

Çevremizi daha çok düşünelim


Yeryüzünün aldığı yağmur oranı 10 yıllık aralıklarda artar.

Bu sene (2010) dünyanın periyodik olarak en çok yağmur alan yıllarından biri olacak.

Bu nedenle yediğiniz kayısı, şeftali, kiraz, vişne, karpuz, kavun, erik vb. meyvelerin çekirdeklerini lütfen çöpe atmayın, hele çöp poşetlerine ASLA hapsetmeyin.


Mümkünse herhangi bir yerde toprağın 10 cm altına gömün. Üzerine de bir bardak su dökün. Gömme imkanınız yoksa bi poşette bu çekirdekleri biriktirip yanınıza alın ( yada arabanıza koyun) arsa, tarla, toprak yol kenarı, yamaç gibi toprağı gördüğünüz alanlara bu çekirdeklerinizi savurun, korkmayın bu çevre kirliliği değildir aksine çevre için yeni hayattır.


Doğa hemen o yeni çekirdekleri kucaklar ve besler…Yapacağınız en kötü hareket çekirdekleri poşetlere hapsetmektir ! Bunu yapmayın ve yaptırmayın.Yapılan çalışmalarda doğaya başıboş atılan yada dikilen bu çekirdeklerin en az yarısının yeşerip ağaç veya bitki olduğu kanıtlanmış. En büyük israflardan birisi meyve çekirdeklerinin çöpe atılması, ülkemiz adına küçümsenemeyecek büyük bir servet.

Daha yeşil bir ülke için, daha temiz hava için, toprak kaymasını önlemek ve yeni nesillerimize yeşil bir dünya bırakmak için hep birlikte elimizden geldiğince meyve çekirdeği gömelim, savuralım, fırlatalım.

Bu uygulama TEMA tarafından başlatıldı ve bilinçli toplum olarak bizlerin desteklerini bekliyor, Doğaya yardım etmek, gelecekte etrafımızı saracak beton ve gökdelenlerden alamayacağımız oksijeni karşılamak için bile bu çekirdeklerden çıkacak ağaçlara ihtiyacımız olacaktır.

Fark Etmeli

Farkında olmalı insan...
Can BabaKendisinin, hayatın olayların, gidişatın farkında olmalı.
Farkı Fark Etmeli, Fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını Fark Etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını
Ve en sonunda bir metrekarelik yere nasıl sığmak
Zorunda kalacağını Fark Etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın,
Ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu Fark Etmeli.
Henüz bebekken 'Dünya Benim!' dercesine avuçlarının
Sımsıkı kapalı olduğunu,
Ölürken de aynı avuçların
'Her şeyi bırakıp gidiyorum işte!'
Dercesine apaçık kaldığını Fark Etmeli.
Ve kefenin cebinin bulunmadığını Fark Etmeli.
Baskın yeteneğini Fark Etmeli sonra.
Azraillin her an sürpriz yapabileceğini,
Nasıl yaşarsa öyle öleceğini Fark Etmeli insan
Ve ölmeden evvel ölebilmeli.
Hayvanların yolda kaldırımda çöplükte
Ama kendisinin güzel hazırlanmış
Mükellef bir sofrada yemek yediğini Fark Etmeli.
Eşref-İ Mahlûkat (Yaratılmışların en güzeli) olduğunu
Fark Etmeli.
Ve ona göre yaşamalı. gülün hemen dibindeki dikeni
Dikenin hemen yanı başındaki gülü Fark Etmeli.
Evinde 4 kedi 2 köpek beslediği halde çocuk sahibi
Olmaktan korkmanın mantıksızlığını Fark Etmeli.
Eşine 'Seni çok seviyorum!' demenin
Mutluluk yolundaki müthiş gücünü Fark Etmeli.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini
Ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen
Gömleklere muhtaç olduğunu Fark Etmeli.
Zenginliğin ve bereketin sofradayken
Önünde biriken ekmek kırıntılarını
Yemekte gizlendiğini Fark Etmeli.
FARK ETMELİ.

Ömür dediğin üç gündür,
Dün geldi geçti yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür.

Sevgi ve Hoşgörü

Gençliğinde futbol oynamış orta yaşlarda biri, 5 yaşlarında olan oğlunu hayran olduğu futbolcu olan Cruyff gibi yetiştirmek istiyordu. Çünkü o; gençliğinde iyi oynamasına rağmen, hayat şartlarından dolayı iyi bir futbolcu olamadığını her zaman düşünürdü. Oğlu sarı sarı saçları ve sol ayağı ile çektiği şutlarla ne kadar da Cruyff ‘u andırıyordu.



Johan Cruyff Yükleyen oggys

Bir Pazar günü ; bahçe duvarını kireç ile boyamış bitirmişti.
Yorulmuştu ve odaya girip biraz uzanıp dinlenmeye ihtiyacı vardı.

Yaklaşık yarım saat sonra oğlunun kahkahaları ve futbol topunun duvardaki sesleri ile uyandı.
Hemen bahçeye çıktı ve kireç ile bembeyaz hale getirdiği şaheseri, duvarın;
kapkara top izleriyle tanınmaz halde olduğunu görünce kendini kaybetti.
Çocuk ilk defa böyle bir beyaz kale görmüştü ve mutluluğunu kahkahalarla ifade ediyordu.
Baba buna hiç aldırmadan fırçanın sapıyla çocuğunun topa vurduğu sol ayağının dizine, olabildiğince hışımla en az 10 kere vurdu.
Bir anda ortalık buz kesti ve o güzelim çocuk kahkahaları , acı acı ağlayışa dönüştü.

Siniri geçen baba o anda ne yaptığının farkına vardı.
Değil topa vurmak, yürüyemeyecek halde yere yığılan, oğlunu; kaptığı gibi kucağına alarak dosdoğru hastaneye koştu.
Doktor bu şirin yavrunun sol dizini kurtarmak için elinden geleni yaptı.
Fakat dizindeki hasardan dolayı , babasına; çocuğunun artık eskisi gibi olamayacağını yürürken bile ayağının aksayacağını söylediğinde adam tamamen yıkıldı.
O anda damarlarından kanının çekildiğini hissetti ve orada yığılıp kaldı.

Sözün Özü :
İstemediğiniz bir olay ile karşılaştığınızda sakinliğinizi kaybetmeyin. 10 sn düşünmek bile size yeter.
Kirlenen duvarlar yeniden temizlenir, ama kırılan kalpler ve hasar gören organlar eskisi gibi olamayabilir.
Belki de, o duvar; oğlunun, istediği futbolcu olmasına yardımcı olacaktı.
Bunu anlamak için bazen bu 10 sn bile yeter.
10 sn sonunda baba da oğlu gibi o topa vuracak , hem stresini atacak , hemde çocuğunun kalbini alacaktı.
Çocuk, babasına kendisine kale yaptığı için teşekkür edecekti belki de.
Lütfen hayata bakışımız hep sevgi ve hoşgörü üzerine olsun.
Size göre yanlış olanın , başkasının doğrusu , sevinci, belki de beklentisi olabileceğini düşünerek hareket edin.
Hayata pozitif bakmayı ihmal etmeyin.

Geometri ve Perspektif

Ortadaki gri dairelerden hangisinin rengi en koyu ? Aslında inanması zor ama hepsi de aynı renk.



Dişliler
Gözlerinizi aşağıdaki dişliler arasında gezdirin. Sizin bakmadığınız taraftaki dişlilerin hareket ettiklerini göreceksiniz.

Dişliler




Alıntı : Hayriye Tertemiz

Nostalji-2 Ankara

Nahit Kubilay Nahit Kubilay
Subat 2009


"Ankara Ankara güzel Ankara, gençlik aşklarını, sevinci hüznü, acıyı ve mutluluğu yaşadığım en güzel dostlarımı edindiğim güzel şehir. Taş yığını olmayan caddeleri, olur olmaz yerdeki alt ve üst geçitleri ve tabiî ki iki adımda bir hilkat garibesi AVM leri olmayan güzel halinle hep aklımdasın"

Radyoda Vedat Sakman’ın o güzel eserini Zuhal Olcay’ın kadife sesinden dinlerken bu kez de Ankara nostaljisi yapmak geldi içimden

ANKARA’DA AŞIK OLMAK

ankara'dan bir kuş uçtu güneye doğru
kanatlarında sevdanın kar bulutları

gün batımı masum gülüşler ağlamaklı
yine birşeyler aldı gitti ayrılık hüzünleri
yeni birşeyler aldı gitti ayrılık...

gözlerin bugün garip ve ince bir hüzün
ankara'da sensiz olmak zor iki gözüm
sözlerin bugün kırık, umarsız, kördüğüm
ankara'da aşık olmak zor iki gözüm
yine deli yangınlar oldu bugün akşama doğru
gökyüzünün sensiz sessiz haykırışları

son sevgi sözcükleri, son fısıltılar
yine birşeyler aldı gitti ayrılık hüzünleri
yeni birşeyler aldı gitti ayrılık...

gözlerin bugün garip ve ince bir hüzün
ankara'da sensiz olmak zor iki gözüm
sözlerin bugün kırık, umarsız, kördüğüm
ankara'da sensiz olmak zor iki gözüm
ankara'da yalnız olmak zor iki gözüm
ankara'da aşık olmak zor iki gözüm....

VEDAT SAKMAN


Söz ve müziği Vedat Sakman’a ait olan bu şarkıyı dinlerken Ankara bir kez daha gözlerimde ve içimde canlandı. Aslında ben bu sözlerin aksine Ankara’da çok kolay aşık olmuştum.

1972 senesi sonbaharı Ankara. Ülkemizin en güzel üniversitelerinden birini kazanmanın heyecanı ve elimde valizim ile garda trenden indiğimde halen “Ankara Ankara güzel Ankara, Seni görmek ister her düşen dara” marşını mırıldanıyordum. Kolay değil, Başkente, Atamın şehrine ayak basıyordum.

Her ne kadar memur çocuğu olmanın verdiği avantajla yurdumun her köşesini görmüş, yaşamış biri olarak, ve o yerlere hep ağlıya ağlıya gidip gene ağlıya ağlıya ayrılan bir kişi olarak burada da zevk ve keyifle yaşayacağımı düşünüyordum. Ancak yaklaşan sonbaharın o hüzünlü rengi, gri Ankara’yı görünce ve aklıma da Yahya Kemal’in söylediği bir söz gelince birden irkildim. Sormuşlar Y.Kemal’e, “Ankara’nın nesini seviyorsun” diye, o da “İstanbul’a dönmesi çok güzel” demiş.
Eyvah gençliğimi , o dünyanın en güzel şehri, İstanbul’dan sonra burada nasıl geçireceğim.
Okula ve yurda kaydımı yaptırdım, dersler hemen başladı. Sonbahar iyiden iyiye gelmiş o gri şehir yavaş yavaş iyice rengini değiştirmeye benim içimde gitgide kararmaya başlamıştı. Oysa Ankara’nın en güzel mevsiminin sonbahar olduğunu daha sonra öğrenecek ve yaşayacakmışım.
İlk midterm’ler yani ara sınavlar bitince İstanbul sevdalısı arkadaşlar birbirimize hep aynı şeyi söylemeye başladık. “İstanbul’um geldi’ Hafta sonu Anadolu ekspesine atlar sabah Haydarpaşa’dan vapurun güvertesine nasıl bindiğimizi dün gibi hatırlarım. Kıtlıktan çıkmış gibi çay-simit, pasaj ve gene akşam treni ile o gri şehre dönüş. Uzun yıllar böyle geçermi eyvah.
Ancak, çocukluğumdan beri hep şunu bilirdim. Bir yeri, yaşadıkca daha çok seviyor insan, daha çok sevdikçe de daha güzel yaşıyor daha çok yaşamak istiyor. 72-99 yılları arası tam 27 yıl, dile kolay.

Şimdi geriye baktık ca, o gri şehir değil artık Ankara , anılar şehri benim için (tabii o yılların Ankara’sı). Sayısız dost, sayısız tatlı anı.

Hadi biraz da Ankara nostaljisi yapalım.

Aynı yaştaki dostlar hatırlar. Ankara deyince Piknik kültürünü. Piknik, Kızılay’da hemen her kesimden, bürokrat, gazeteci, siyasi, genç yaşlı, kadın, erkek sık sık uğradığı bir restoran. Hem oturmalı yeri var hem de ayakta dar bankolarda atıştırdığımız, yeni çıkmış büyük arjantin biramızı içine de bir duble votka koydurup yudumladığımız bir mekan. Ama ne mekan. Kültürün üst seviyede olduğu servisin çok süratli yapıldığı omuz omuza yiyip içildiği bir mekan. Eski Ankaralıların hemen hepsi “nerde o eski Piknik” derler o yılları anımsayınca.
Çakır keyif çıkınca dışarıya ne sıcak gelir hava Temmuz ayında , nede soğuk gelir Aralık ta. Kulaklarınız donmak üzere olsa dahi.

İzmir caddesinden dönüp Ankara Sanat Tiyatrosundaki yeni oyuna koşturmak . İşte tiyatro kültürü bu olsa gerek.

Zamanla hafta sonları İstanbul kaçamakları azaldı. Tabii İstanbul’u unuttuğumda değil ama Ankara’yı yaşamaya başladım da ondan.
Soğuk , buz gibi bir gece, Tansel’in vitrinine konmuş siyah beyaz bir televizyondan sanat müziği programı izliyorum.Her yerde televizyon yok, ne güzel…

Gündoğdu Duran’ın meşhur Ankara Rüzgarı. Hemde Nesrin Sipahi söylüyor.

ANKARA RÜZGARI

Pembe küçük dudağın söyledi şarkımızı
İndi bahar Ankara'nın sisli yamaçlarına
İçli sesin, ah ne kadar açtı gönülde sızı
Her gören ağladı, kalbini bağladı dalgalı saçlarına
Söyledim aşkımı ben Ankara rüzgarına
Olmadı kaldı benim her hevesim yârına
Her gören ağladı, kalbini bağladı dalgalı saçlarına
Önce biraz gülecek, kalbe ümit katacak
Söz verecek, gelmeyecek, hep seni aldatacak
Sev diyecek, sevmeyecek, beklide ağlatacak
Boşyere ağlama, kalbini bağlama Ankara kızlarına

Gündoğdu Duran (Muhayyerkürdi)

Sanki evimdeyim. Güven parka yürürken bu şarkı dilimden düşmüyor.
Kızılay’dan Gaziosmanpaşa dolmuşuna binip, çünkü Kavaklıdere’den onlar geçerdi, Tunalı Hilmi’ye gidiyorum. Sinemalarda inecek var. O zamanlar Ankara deyince sinemaları ve pastahanelerin ününü hemen herkes kabul ederdi. En güzel sinema ve pastahaneler de Tunalı Hilmi’deydi.

Pastaneler dolu ise , başka bir Ankara klasiği, Kuğulu Park beni bekliyor. Yaz kış özellikle sevgililerin uğrak noktası Kuğulu. Şimdiki yerinden biraz daha yukarda Tenis Klübüne doğru uzanan Ankara’nın göbeğinde bir cennet. Hele sonbaharda sarı yaprakların altında… Gelde aşık olma.

Hem, beni bu havalar mahvetti dememiş mi büyük ozan?

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

ORHAN VELİ KANIK

Daha sonraları Mogan gölünü keşfettim. Hemen yanında Emir Gölünü( ODTÜ gölü). Hele bahar ve yaz aylarında sanki deniz kenarında imişçesine Eğmir uğrak noktamızdı. Sakin sessiz. Kürek takımı burada antreman yapar bizde mangallarımızı yakar ağaçların altında uzanırdık. Ne güzeldi.

Ahmet Muhip Dranas aceba bu şiiri burada mı yazmış?

BAHAR ŞARKISI

Titrek bir damladır aksi sevincin
Yüzünün sararmış yapraklarında
Ne zaman kederden taşarsa için
Şarkılar taşırsın dudaklarında.
İşlerken hülyama sesten örgüler
Bir çini vazodan dökülen güller
Gibi hülyada fecirler güler
Buruşmuş bir çiçek parmaklarında.

Gözlerin kararan yollarda üzgün,
Ve bir zambak kadar beyazdı yüzün;
Süzülüp akasya dallarından gün
Erir damla damla ayaklarında.

Sesin perde perde genişledikçe
Solan gözlerinden yağarken gece
Sürür eteğini silik ve ince
Bir gölge bahçenin uzaklarında.

Sen böyle kederden taştığın akşam
Derim dudağında şarkı ben olsam
Gözlerinde damla, içinde gam
Eriyen renk olsam yanaklarında

AHMET MUHİP DIRANAS

Ankara sokaklarında yürürken karnınız acıkınca Sakarya’da Goralı’nın dönerli sandviçini yemeden duramazdık. Çankaya’ya en yüksek yer. Hemen tüm Ankara’yı buradan seyretmenin tadına doyum olmaz ama o yıllarda kirli dumanlı bir Ankara görünmezdi. O zamanlar tek büyük alışveriş yeri Kızılay Gima idi, soğukta ısınmak içinde girilir yada gökdelenin üçüncü katında Set kafeterya sıcak bir mekan olarak bilinirdi.
Gaziosmanpaşa’daki Papazın Bağı özellikle sıcak yaz günleri bizi sanki bir başka aleme götürürdü. Ankara’da yaşayıp Atatürk Orman Çiftliğini bilmemek hele çiftik lokantasında oturmamak ayıptı. Oranında siyah tekel birası bir başka güzeldi ama. Bahçeli,Emek,Yenimahalle sokakları sakin sessiz tam gezilecek yerlerdi.

Aynen Bulutsuzluk Özleminin şarkısındaki gibi.

ANKARA SOKAKLARINDA

yürüyordum
yürüyordum ay ışığında
adım seslerim
boş sokaklarda
yankılanırken gece ayazında
sen yokken anlamsız
gideceğim yer
sadece gölgem
beni takip eder
ankara sokaklarında
yürüyordum
yürüyordum ay ışığında
beynimde düşünceler
belki bir ezgi
yarım kalır
şarkı bitmez bazen
unutamadım
zaten unutamam ki
çünkü hayat
hafife alınmaz ki

Bulutsuzluk Özlemi

Ankara’nın en güzel tarihi yerlerinin başında da Anıtkabir gelir, sık sık giderdim oraya. Cumnuriyet tarihini orada her sefer tekrar yaşardım gururla. Ulustaki Roma hamamı da sanki sizi eski romada bir seyahate çıkarırdı.

Ankara Ankara güzel Ankara, gençlik aşklarını, sevinci hüznü, acıyı ve mutluluğu yaşadığım en güzel dostlarımı edindiğim güzel şehir. Taş yığını olmayan caddeleri, olur olmaz yerdeki alt ve üst gecitleri ve tabiî ki iki adımda bir hilkat garibesi AVM leri olmayan güzel halinle hep aklımdasın.

Nostalji 1 . İstanbul Hatıraları

Nahit Kubilay
Ocak 2009

Geçen gün bir dostum dert yanıyordu. Çocuğu ile kendi çocukluk günleri hakkında konuşurken, aniden çocuğundan “baba sende çok nostaljik takılıyorsun bırak bunları artık” diye tepki aldığını hayretle anlattı. Bende “çocuk haklı geçmişi bırak geleceğe bak” diye takıldım birazda kızacağını bile bile.



Ayrılınca uzun uzun düşündüm. Nostaljinin kelime anlamı geçmişe özlem olarak nitelendirilen bu duygu ya da durum, genellikle yaşlılıkla ortaya çıkabilir. Gibi saptamalar var.


Tabii geçmişle yaşamak hep eskiyi anmak hoş bir şey olmasa gerek. Teknoloji çağında geleceğe bakmak kendimizi yenilemek geliştirmek çok daha önemli. Ama bir bakıyorum hemen tüm şarkıcılar, eski sevilen eserlerini nostalji adıyla niye yeniden yapıyorlar. Birçok ozanımızın bugün çok severek okuduğumuz şiirlerinde geçmişe, yaşadıkları yerlere sevgililerine duydukları özlem var.


Yani sanatın hemen her dalında biraz, bazen çok, nostalji yok mu ?

Nostalji o kadar kötü bir şey mi acaba.

Hadi gelin bizde biraz nostalji yapalım.

Yaşı ellinin üzerinde olan ve İstanbul’da yaşamış tüm dostlar bilirler ve sohbetlerinde hep “ah o eski İstanbul” söylemi vardır. Tabii bende de var. Çocukluğumda Üsküdar Doğancılar'da yamaç aşağı patika bir yoldan indiğimiz Salacak'taki Çiftekayalar Plajı hiç gözümün önünden gitmez.

Üsküdar Harem sahil yolundan arabayla geçerken bir zamanlar buradan nasıl denize girdiğimi düşünürüm.

Sadece buradan mı ? İstanbul’un herhangi bir yerinden rahatlıkla denize girdiğimiz, akşam yemeğini bedavaya getiren taze iri istavritleri nasıl tuttuğumuz unutulur mu?

Boğazda çingene vapuru dediğimiz küçük vapurlarla gezerken ve güvertede çayımızı yudumlarken vapurla yarış eden yunusları seyretmek unutulur mu?

Çamlıca tepesinde çam ağaçlarının altına uzanıp Marmara’yı Boğazın o eşsiz güzelliğini seyredenler o günleri unutabilir mi? Hele birde yanınızda sevgiliniz varken…

Feneryolu’nun manolya kokulu sokakları, Selimiye’den inerken incir kokularının nasıl insanı mest ettiği, hemen her köşedeki arguvan ağaçlarının mosmor görüntüleri unutulur mu?

Aşiyan’da yediğimiz yengen tostu şimdi var mı? Pastırmanın çemenini de sürerdi içine o lezzetin nedeni de bumuydu acaba. Toptaşı yokuşunda cumbalı evlerin arasında gezinmek sanki bir masal dünyasında gezinmek gibi bir şeydi. Kurbağalı dereden sandalla açılmak Moda kadınlar plajının açıklarında hem balık tutma hem doyasıya yüzmek mavi Marmara’da tabii hemde plajdan denize giren güzellerle arkadaşlık fırsatları aramak ne güzeldi, unutulur mu?

Dostluklar bir başka güzeldi Çiçek Pasajında rakının tadı da bir başka güzel. Beyoğlu ayrı bir kültürdü.

Bugün bile efkarlandığımızda genç yaşlı hepimizden şu mısralar dökülmez mi?

Kimimiz büyük ozan Yahya Kemal Beyatlı ‘nın ismini bile hatırlamaz ama… ; mırıldanır;

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!
Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.

Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,
Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada
Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.

Hele birde Münir Nurettin Selçuk’un o eşsiz bestesi ve onun sesinde bu şarkıyı dinlemek yok mu…
Ama kaçımız bu yedi tepe neyin nesidir diye hiç düşünmüş mü dür. Bu binalar içinde nere tepe nere düzlük belli bile değil.

Bilgi için anımsıyalım bu yedi tepeyi :
1. Topkapı sarayı, Ayasofya ve Sultanahmet Camiinin bulunduğu tepe
2. Çemberlitaş ve Nuriosmaniye camiinin bulunduğu tepe
3. Beyazıt camii, İstanbul Üniversitesi ve Süleymaniye nin bulunduğu tepe
4. Fatih camiinin bulunduğu tepe
5. Yavuz Selim Camiinin bulunduğu tepe
6. Edirnekapı daki Mihrimah Sultan camiinin bulunduğu tepe
7. Kocamustafapaşa semtinin bulunduğu tepe

Acaba şimdilerde bu yedi tepe nerede, oraların güzelliklerini yazacak bir ozan çıkar mı. Yada yazarsa herhalde, yüksek iş kuleleri ve avm lerle bezenmiş, güzel şehrim filan diye mi başlar satırlarına.
…..
yedi tepeli şehrimde
bıraktım gonca gülümü.
ne ölümden korkmak ayıp,
ne de düşünmek ölümü.
…..

Nazım Hikmet 1956 da memleketinden binlerce kilometre uzakta gene bu yedi tepeli şehrini anımsıyor Karlı Kayın Orma’nında.

Ya büyük düşün adamı ve ozan Attila İlhan’ın şu satırlarına ne demeli.

İSTANBUL AĞRISI

Kanatları parça parça bu ağustos geceleri
Yıldızlar kaynarken
Şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
Sen Eğer yine İstanbul'san
Yine kan kopuklu cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
Pançak pançak şiirler tüküreceğim
Demek yine ben
Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
Kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
Yahudi sokaklarını aydınlatan Telaviv şarkıları
Mavi asfaltlara çökmüş
Diz bağlıyor
Eğer sen yine İstanbul'san
Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
Sirkeci Garı'nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa'dan
Anadolu üstlerine bakıp bakıp
Ağlayan
Sen eğer yine İstanbul'san
Aldanmıyorsam
Yakaları karanfilli ....... eğer beni aldatmıyorsa
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine senin emrindeyim
Utanmasam
Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
Kendimi yani şu bildiğim Atilla İlhan'ı
Zehirleyebilirim
Sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
Tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
İmtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den
Tophane İskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş
Direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şöförler
Uykusuz dalgalanıyor
Ulan İstanbul sen misin ?
Senin ellerin mi bu eller
Ulan bu gemiler senin gemilerin mi ?
Minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
Liman liman götüren
Ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi ?
Akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar ?
Neden durmaksızın imdat kıvılcımlari fışkırıyor ?
Antenlerinden
Neden ?
Peki İstanbul ya ben
Ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
Gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
Ya benim kahrım
Ya senin ağrın
Ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
Çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
Burgu burgu içime boşalttığın
O senin ağrın
O senin
Eğer sen yine İstanbul'san
Yanılmıyorsam
Koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine
Satır satır okumak istediğim
Sen
Eğer yine İstanbul'san
Eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
Ulan yine sen kazandın İstanbul
Sen kazandın ben yenildim
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine emrindeyim
Ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
Parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
Hiç bir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
Yanılmıyorsam
Sen eğer yine İstanbul'san
Senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
Gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
Bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
Ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
Kaç kere yazdım kimbilir
Kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 Eylül'ünde birader mirc ve ben
Sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
Sana taptık ulan
Unuttun mu
Sana taptık.

ATTİLA İLHAN

Tapılacak şehir, içinden deniz geçen şehir, dünyanın en güzel şehri : İstanbul.
Seni eski ve güzel halinle anmak nostalji ise eğer ve nostaljik olmak kötü ise. Olsun ne çıkar.
Orhan Veli’yi gözleriniz kapalı bir dinleyin bakalım.


İSTANBUL'U DİNLİYORUM

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Birşey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;İstanbul'u dinliyorum.

Orhan VELİ

İstanbul’u dinliyorum, İstanbul’u yaşıyorum, İstanbul’u anıyorum.
Nostalji yapıyorum. İstanbul bunlara değer.
İstanbul için nostalji yapmaya ne kalem yeter nede klavyenin tuşlarına basacak parmaklarıma güç.

Nostalji 2 de görüşmek üzere

Arada sırada yalnız kalabilirim, ama tek başına kalamam.

Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla,
Yaşlanmak hoş değil, duvarlara baka baka.
Bir dost göz arayışıyla, Saat tıkırtısıyla....
Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,
Ama; ''Günün aydın, akşamın iyi olsun'' diyen biri olmalı.
Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa , zor değil, hiç zor değil,
Demli çayı bardakta karıştırıp,
Bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama; ''Çaya kaç şeker alırsın?''
Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra........

CAN YÜCEL

Gözler arasındaki ilişkiyi biliyor musun?
Onlar birlikte göz kırparlar, birlikte ağlarlar, her şeyi birlikte görürler ve birlikte uyurlar.
Buna rağmen asla birbirlerini görmezler. Arkadaşlık bunun gibi olmalı. Arkadaşsız hayat cehennem gibidir.

YENİ YILDA TEK BAŞINIZA KALMAMANIZI DİLERİM.

Ömür dediğin bir gündür; o da bugündür

Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı.

Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi.

Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.
Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım.
Babam sinirlenir, 'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!' derdi.

Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?'
diye çıkışır, beni odama gönderirdi.

Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim. Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı.

Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. 'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyordu annem halimi.

Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!' diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.' dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.' dedi. Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim.> O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi. Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi.

Heyecanla başladım anlatmaya. Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde, 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.' diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar' diye. Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı.

Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi. Farkında' Olmalı

İnsan...Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı. Ömür Dediğin Üç Gündür, Dün Geldi Geçti, Yarın Meçhuldür,

O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür, O da Bugündür.

Kaynak : Tülin Dinçer' e teşekkürler.

YAPMACIK DEĞİL GERÇEKTEN VE DEVAMLI DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKALIM


Adı Michael Sauser ,İsviçre vatandaşı , Almanya’da yaşıyor.

Geçtiğimiz haftalarda bu kişi ; Alman ZDF TV’de sunulan Bahsa Varmısın ? adlı yarışma programına başvurup 188 ülkenin ulusal marşını ezbere notasıyla birlikte söyleyebileceğini iddia etti.

Yarışma isteği kabul edildi ve yarışma günü jürinin seçtiği beş ülkenin ulusal marşının notalarına uygun şekilde okunması kararlaştırıldı. Seçilen 5 ülkenin arasında en son okunması istenen ulusal marş; İstiklal marşımız idi.

Michael Sauser ilk 4 ülkenin ulusal marşını başarılı bir şekilde icra edince jüri başarılı bularak kazandığını ve bizim marşımızın okunmasına gerek olmadığını söyledi.

Ancak Michael Sauser “Madem ki Türk Ulusal marşını da seçtiniz onu da okumak istiyorum “ şeklinde ısrar etti.

Yapımcı ve jüri bu ısrar karşısında kabul etti ve oskestranın İstiklal marşımızın çalınması için hazırlık yapmasını istedi.

Bu esnada Michael Sauser salona dönerek “Türk Ulusal Marşı ayakta dinlenir. Kalkmanızı rica ediyorum “ dedi. Tüm salon önce şaşkın sonrada taktirle yavaş yavaş ayağa kalktı.
Yarışmacı muhteşem bir performansla İstiklal Marşımızı icra etti.
Tüm salon Michael’ı ayakta alkışladı. Güzel okuduğu veya notasını beğendikleri için değil ; yaptığı işe saygısı ve tüm inceliklerine dikkat ettiği için TABİ Kİ...
-----------------------------------------------------------------
SÖZÜN ÖZÜ ;
Söylenecek çok şey var.
Sadece bir soru ;
""Değerlerimizi ayaklar altına almak pahasına da olsa devamlı icra etmek mi daha doğru , yoksa gerçekten saygı duyarak onlar için çalışmak mı daha doğru ? ""

Bir kaç örnek ;

1. İstiklal Marşımızı reklamlarda senfonik bir şekilde reklam müziği olarak kulllanmak ne kadar doğru. O esnada ayağa kalkamayacak bir işle uğraşıyor olabiliriz.

2. Her türlü müsabalarda, açılışlarda, kapanışlarda, uğurlamalarda, karşılamalarda, mitinglerde çalınması ne kadar doğru. Mesela TV başında maç seyretmek için oturmuşken, İstiklal Marşı başladığında hemen ayağa kalkıp esas duruşta bekliyor veya her zaman müsait olabiliyormuyuz ?

TÜRK MİLLETİ OLARAK YA HEP AYAKTA DURACAĞIZ , YA DA YAPMACIK DEĞİL GERÇEKTEN VE DEVAMLI DEĞERLERİMİZE SAHİP ÇIKACAĞIZ.

BU ARADA; AYAKTA DURMANIN KIYMETİNİ DE BİLELİM.

HEPİMİZ AYNI UÇAKTAYIZ

Yolcular uçağın yanında otobüsten inmişler.
Bavullarini gösteriyorlar.

Bir bakmışlar uçak şirketinin minibüsü yanlarında durmuş. İçinden kaptan pilotla, yardımcı pilot inmişler...
Yolcular fena halde şaşırmışlar.. Nasıl şaşırmasınlar.. Kaptan pilotun elinde bir beyaz baston. Kolunda üç noktalı bant.. Yardımcı pilotun elinde bir köpek tasması..Tasmanin ucunda bir köpek.. Sağa sola çarparak öylece ilerliyorlar uçağa.
Günlerden 1 Nisan değil ama, "Şaka herhalde" demiş yolcular, doluşmuşlar uçağa..

Uçak pistte hızla ilerlemeye başlamış. Yolcuların gözleri camda. Uçak hızlanmış.. Yolcular endişelenmeye başlamışlar.. Uçak daha hızlanmış. Pistin sonu hızla yaklaşmaya başlamış..

Uçak iyice hızlanmış.. Bazi yolcular paniklemiş, dua etmeye başlamıslar. Uçak son hıza ulaşmış. Bu arada pistin sonuna da ulaşmış. 100 metre sonra betonun bitip çimlerin başladığını gören yolcular dehşet içinde çığlığı basmışlar.. Tam o anda da kaptan pilot levyeyi sonuna kadar çekmiş... Uçak tam pist biterken tekerleklerini yerden kesmiş, havalanmış.

Kaptan pilot arkasına yaslanmış derin bir nefes almış ve yardımcı pilota dönmüş:

"Biliyor musun? Bir gün çığlık atmakta gecikecekler ve hep birlikte geberip gidecegiz!..."

SÖZÜN ÖZÜ :

---> Dünyada nice kör yöneticiler var.. ***Çiglik atmaktan vazgeçmeyin !!!! . ***

---------------------------------------------------------------------------------
Dünyada ;
her millet, icraatına tahammül ettiği hükümetin mesuliyetine ortak sayılır.
Mustafa Kemal ATATÜRK
---------------------------------------------------------------------------------

Geçmişten bir Etkinlik


Tuncer Cihan , Mehmet Sermet, Oğuz Yüksel , M.Sabri Okutan
Metin , Mehmet Akgün, Rüştü (Otosan)

Bu resim Kalamış halı sahasında 1989 yılındaki bilgisayar dergisinin düzenlediği turnuvada çekilmiştir.

Bir sene önceki turnuva Çamlıca - GÜLHAN tesislerinde yapılmış biz o turnuvada hezimete uğrayıp sonuncu bile olamamıştık. Kendi aramızda şirket içerisinde devamlı sosyal aktivite olarak futbol oynuyorduk ama , turnuvalara katılınca rezil oluyorduk. (Koç Şenliğinde olduğu gibi). O zamanki Üst Yönetim Sn. Bülent Gönç , özellikle Sn.Atilla Kıral, Sn. Abdullah Büyükbayram o kadar ilgililerdi ki bizden külüp takımı gibi olmamızı ve başarı istediklerini söylediler. Erdal abi o zamanlar Onursal Başkan olarak devam ediyordu ama pek heyecanı kalmamıştı bu kadar başarısızlıktan sonra. İşi yardımcı olacağı sözünü vererek bana bıraktı. Ben o zaman bilgisayar dergisine bir yazı yazarak ve görüşmeler yaparak bizim gibi şirketlerin kadro yapısı itibariyle başarılı olamayacağını kardeş şirketlerden takviye yapmamız gerektiğini söyledim ve sonuçta kabul ettirdim. Resimdeki iki kişi şu andaki hallerinde değillerdi ama o takımın da yıldızlarıydılar. Tuncer , çok hırçındı . Hakemlerle az kavga etmezdi. Oğuz ; hala aynı galiba. İstikrarsızdı . Masadan sahaya çıkarırdık zorla. Gerçekten te ikisi de çok iyi futbolculardı. Oğuz; yarı finalde EKA'yı 7-3 yendiğimiz maçta tek başına maçı aldı ve finale çıkardı.

Takıma transfer şarttı.

Erdal abi yine devreye girdi ve o sene Koç Şenliğinin şampiyon takımının yıldızı Rüştü'yü ve Füsun'un kardeşi Mehmet Akgün'ü transfer ettik. Bende Tofaş BİM Müdürü Bahri Yücesan'ı takıma kattım.

Biz bu kadro ile turnuvada süper performans göstererek bir önceki yılın şampiyonu ROMAR'ı kura atışı neticesinde ve ETA'yı eleyerek finale çıktık.


Final günü Haziran'ın ortalarında bir gündü. Saat 15:00 Sıcaklık : 32 derece

Rakip : bir önceki turnuvanın 2.si ve bizi perişan eden AKNET'ti.

Takımımızın oyun kurucusu LEVENT CEYLAN; yarı finalde kırmızı kart görmüştü ve finalde yoktu. TUNCER sakatlıktan yeni çıkmıştı.

AKNET gerçekten çok iyi idi ve kadrosunda profesyonel futbol oynamış SERDAR gibi oyuncular vardı. İlk yarı SERDAR işi bitirdi ve skoru bir anda 4-0 yaptı.

O zamanlar raytingimiz çok yüksekti , en fazla seyirci bizim şirketten gelirdi. Diyorum ya ÜST YÖNETİM bizden daha da heyecanlıydı.

Devre arası hepimiz saha kenarındaki çimenlere serilip dillerimiz dışarıda iken Oğuz'un amcası ABBAS bey'in taktiklerini , ATİLLA KIRAL'ın üzgün yüzünü , saha kenarında bizi seyretmeye gelen çocuklarımızın hayal kırıklıklarını ve en önemlisi TUNCER'in kan çanağı gözlerini ve kurumuş dudaklarını hala hatırlarım. Bizden bu kadar demek istemiyorduk ama maalesef bu kadardı. İkinci yarıya ERDAL abi; 4 gol yiyen NUMAN'ı çıkartıp yerine MEHMET'i , BAHRİ'yi çıkartıp METİN'i aldı. O resimde gördüğün kişiler ikinci yarıya hiç bir şeye aldırmadan son güçlerini ortaya koymaya yemin etmiş bir şekilde çıktılar ve METİN'in 2 golü ve MEHMET'in süper performansı ile ancak 5-2'ye getirebildiler. Bu resmi çektirdiler.

Sonuçta; KOÇ UNİSYS bir sene öncesine göre mukayese edilemeyecek başarıyı ; iyi organizasyon , yardımlaşma ve bilinçli yönetim tarzı ile 2. olarak elde etti. Bu; ben şirketten ayrılana kadar ki en büyük başarı idi.